Fransa’da yabancısın, Türkiye’de de yani memleketinde de, daha doğrusu köyünde de yabancısın. Fransız, Alman, Hollandalı, Belçikalı diye çağırılırsın…
Memlekete giderken köydeki akrabaların, arkadaşların “Almancı gelecek şu tarihte,
Fransız gelecek şu ayda, Belçikalı gelecek bu hafta, Hollandalı gelecek bugün” derler. Bazen de “Gurbetçiler geliyor” denilerek dillerde konuşulursun. Ama sen, bu söylenenlere hiç kulak vermeyip “Memleketim, ülkem” deyip tatilini yaparsın.
Hasret giderirsin konu komşu, aile, arkadaşla… Hepsiyle…
Adın ‘gurbetçi’ olsa da aslen memleketinin bir yöresinden, bir köyündensin.
Öyle olduğun için her sene hasretle izine gitmek için çalışıp durursun.
Gurbetçi olmak zordur.
Dışarıdan görüldüğünden daha zor. Hissettiklerinden daha derin, daha ayrı bir acıdır.
Gurbetçilere ekonomik açıdan bakıp hayal kurma! Çektiği çilleleri bilsen, mücadelesini görsen, ne tür sıkıntılara göğüs gerip alın teri dökerek para kazanmak için gecesini gündüzüne kattığını görebilsen, sen de anlardın, en azından anlamaya çalışırdın onun memleket sevdasını, tatil için köyünü neden tercih ettiğini.
Hayat mücadelesinde gurbet ellerde hep geriden başlarsın o ülkenin vatandaşı olabilmek için iki kat daha efor sarf etmen gerekir.
En önemlisi yaşadığın ülkenin dilini, kültürünü, yaşam tarzını iyi bilmen ve bunlara ayak uydurman gerekir. Her şeyi dört dörtlük bile yapsan sen Türksün onların gözünde. Yabancısın, asla onlar gibi olamazsın! Çünkü onlar sana her zaman yabancı gözüyle bakar.
Ben Avrupa’daki gurbetçilerin biraz başka bir yönünü ele almak istiyorum.
Yanı bardağın boş tarafını diyelim; çilesini, sıkıntısını…
Hep anlatılan, duyulan, hayal kurup dinlenilen Avrupalı değil, yaşanılan sıkıntısını içine atan bir Avrupalı’dan bahsediyorum.
Avrupa ya da gurbet.
Bildiğiniz açık ceza evi…
10-11 ay ölesiye çalışırsın.. Ne sabahın bellidir, ne de akşamın. Hep mücadele edersin. İmkanın Türkiye’den bakınca iyi gözükse de yaşadığın ülkede hiç de öyle kolay imkanlar önüne sunulmuyor. Bir senelik izin parası biriktirmek için bazen hafta sonları da çalışmak zorunda kalırsın. İmkanı olan, durumu iyi olan gurbetçilerimiz de var elbette. Onlara bir sözümüz yok. Biz, aldığı maaşla ucu ucuna ay sonunu denk getirebilen gurbetçilerin sesi olmak için söylüyorum.
İzin bazen 3 hafta, bazen 4 haftadır. Eğer çalıştığın patron iyi bir kişi ise 5 hafta bile yaparsın. Sadece aldığı maaştan para biriktirebildiyse 3 hafta gidebilir izne. Hafta sonları da çalışıp biriktirdiyse 4 hafta izin yapabilir.
Bazı gurbetçilerimiz izinde rahat edebilmek için, 4-5 haftalık izni rahat geçirebilmek için izin sezonu gelmeden, yanı okullar kapanmadan iki ay önceden eşleri de çalışıp izin parası biriktirirler.
Gurbetçi eşleri bu izin parasını ya tarlalarda çalışarak kazanır, ya temizlik işlerine giderek kazanır, ya da bir dükkan veya mağazada günlük 2-3 saat çalışıp kazanırlar. Mücadele ederler, alın teri dökerler. Bazı gurbetçileri her yıl izine, gidemez iki yılda bir, bazen de üç yılda bir gittikleri de olur. Çünkü yazın 4 kişilik bir ailenin uçak parası şanslıysan minimum iki bin, ikibin 300 € tutar. Bir de yanında harçlığın olacak, yanında en az dört bin € olacak. Memleket hasreti gidermenin, sevdiklerini öpüp koklamanın bedeli minimum 6 bin € yani.
4-5 kişilik aile arabayla giderse daha ekonomik oluyor. Ama bunun da yol çilesi daha fazla. Gümrüklerde saatlerce kuyruk bekle… Sıcağın altında, arabanın içinde perişan bir hal oluyor.
Biz gurbetçiler bir hasret gidermek için, ülke sevdasını dindirmek için, mutluluklarını sevinçlerini satın alır, öyle gelir Türkiye’ye. Satın alamayanlar, 3-5 yıl sevdiklerine, vatanına hasret kalanlar, o hasreti az da olsa giderebilmek için borçlanır, hatta kredi çeker gider Türkiye’ye.
Mesela çoğu arabalar kredi ile alınmıştır. Çoğu gurbetçilerimizin borçları vardır. Buna rağmen memlekete gitmek için can atarlar. Bu sevda başka, ama bu çile de bambaşka…
Her şeye rağmen gurbetçi memleket heyecanı ile gün sayar. Kışı atlattı mı yaz aylarını saymaya başlar. Gurbetçiler arasında ”Bu yıl izin var mı?” soruları dördüncü aydan sonra sorulmaya başlanır.
Bu ekonomik zorluğu göze alıp, mücadele edip biriktirip memleketine gider.
Ama memlekette de ayrı bir durum. Gurbetçiler geldi diye fiyatlara zam yapan bile var.
Her alanda. Çünkü yaz oldu mu 2 misli artırırlar herş eyin fiyatını.. Turist gelecek, gurbetçi gelecek algısıyla yapılır bu.
Gurbetçilerimiz bunlara rağmen memleket hasretiyle yanıp tutuşur.
Koskoca bir senede aileni bir kere görürsün..
Kardeşlerini, anneni, babanı, sevdiklerini o koca yılda bir kere koklarsın..
Bir kere vakit ayırabilirsen. Bir kere oturup çay içebilirsin.
Doyamazsın..
Türkiye’ye gitmene bir kaç ay kala geçmez o günler, bitmez… Uçağa binince saatler bile ilerlemez.. Heyecanlanırsın. Her yıl aynı duyguları yaşarsın. Nedenini sen bile bilemezsin.
Çocuk gibi sevinirsin. Böyle duygular var gurbetçilerimizin içinde, ülkemize giderken.
Bir de izinine arabayla gidiyorsan… Arabayla 3 bin 200, 3 bin 600 km yol sürüyorsan bitmez o yollar. Ama o mutlulukla o heyecanlı günlerin sene olur, saatler aylar olur.
Memlekete giderken “Yol erken bitsin, bir an önce köyüme varayım” dersin.
Gittiğinde de “Tatil bitmesin, yavaş geçsin günler” diye dua edersin..Hatta, günler çok çabuk geçiyor, diye hayıflanırsın, sitem edersin.
İznin bittiğinde dönmek istemezsin, istemeye istemeye uçağa binersin, gözlerin dolarak arabana biner, memleketten çıkarsın yola. Gözlerin ve aklın arkanda kalarak, gurbet ellerine doğru çıkarsın. Dualarla yolcu ederler seni. Ama sevinçlerle ağırlandığın iznin ilk günleri aklına gelir, daha duygulanırsın.
Gurbetçilerin izni böyle olur. Içindeki duyguları hemen hemen hep böyledir. Siz hissedemezseniz de bu böyledir. Eğer yakınlarınızda ya da ailenizden gurbetçi varsa evinize misafir olduklarında izleyin uzaktan!
Geç yatarlar, ama ne kadar geç yatarlarsa yatsınlar, erken kalkarlar. Ne kadar az uyursa, o kadar çok kalmış gibi hisseder çünkü. Çok para harcar gözükür sizlere, ama o izin parası diye harcar. Bir ayda yediği parayı düşünürsünüz, ama 11 ay para biriktirdiğini bilemezsiniz. Hep gezdiğini görürsünüz. 11 ay işten eve, evden işe gittiğini bilemezsiniz.
Bir aylık bir tatili gözünüzde büyütüp bazılarınız belki hayran kalır, bazılarınız bindiği lüks arabaya aldanır, bazılarınız belki her gün dışarıda yediği yemek için ‘Bunlar çok zengin’ diye düşünürsünüz. Ama 11 ay sürekli çalıştığını, orada iken asla dışarıda yemek yemediğini, hatta inşaat sektöründe çalışanların yemeklerini evlerinden götürüp yediklerini göremezsiniz.
Gurbetçilerimiz çilenin ve hasretin taa kendisidir. Her sene ailesinden ayrılırken bir yanı ölür.. Gelirken heyecandan, dönerken ömründen hep bir yanı eksilir…
Geleceği zaman ailesi karşılar sevinçle, evde bayram havası olur. Mutluluk gözyaşları dökülür. Yolcu ederken cenaze evine döner.. Gözyaşları acıya dönüşür, ayrılık koyar yüreğine. Kimsenin yüzü gülmez, herkes ağlar. Sen de ağlarsın haline hem de iki kat ağlar durursun haline. Böyle geçer bir gurbetçinin ömrü.
Senelerce gurbette yaşarlar, senelerce çalışıp ülkelerine, memleketteki ailelerine destek olurlar. Senelerce hasretle yaşarlar. Senelerce Avrupa’da yabancı olarak yaşarlar, memleketlerinde gurbetçi olarak.
Sonra vade dolup ölüm geldiğinde son kez memlekete gidersin. Bu sefer hiç bir duygu olmadan, hiç bir heyecan duymadan, son kez memlekete yolcu edilir ve sonra bir bakarsın bir uçak iner. Ailesi gelir, tabutunu teslim alır. Heyecanla beklenen o misafir ağlayarak, ağıtlarla karşılanır. Kimsesiz gibi. Bir uçağın bagajında bir eşya gibi gelir. Bir umudun son biletini keserler, gelir. Bir hayatın son günlerini sonlandırır öyle gelir, sevdiklerine ve ülkesine..
Kısaca gurbet yarı ölümdür ve gurbetçilerimiz bir yanı eksik bir hayali eksik, aklı hep memlekettekilerle, eksik olan, yarı bir ölüdür zaten…
Gurbetçi deyip geçme, daha çok memleketine hasrettir. Daha çok memleket insanına hasrettir.
Çünkü gavur ellerde bıkmıştır yabancı olmaktan ve yabancılarla yaşamaktan.