İNDİRİLEN DİN Mİ,  ÇIKARLARIMIZA GÖRE UYDURDUĞUMUZ DİN Mİ?

CAMİLER DOLU, AMA MANEVİYAT İFLAS ETMİŞ!

Bugünün Müslümanlarını iki ayrı anlayış üzerinden değerlendiriyorum: İndirilen dine tabi olanlar ve kendi çıkarlarına göre şekillendirilmiş, uydurulmuş bir din anlayışına tabi olanlar.

Birinci gruptakiler, İslam’ın ölçülerini hayatlarının merkezine koyan, inandığı gibi yaşayan, dinin ahlakını ve sorumluluğunu gelecek nesillere aktarmaya çalışan samimi Müslümanlardır.

Onlar için dürüstlük, adalet, merhamet, kul hakkı ve helal kazanç vazgeçilmezdir.

İkinci gruptakiler ise dışarıdan bakıldığında her şeyiyle Müslüman gibi görünür.

Dilleri dinî kavramlarla doludur.

Söylemlerinde iman, ibadet ve ahlak vardır.

Ancak iş ticarete, menfaate ve kişisel çıkarlara geldiğinde bütün ölçüler değişir.

Kendilerine ne kazandıracaksa onu doğru kabul ederler. Hangi davranış geleceklerine, imkânlarına ve çıkarlarına hizmet ediyorsa onu uygular, sonra da yaptıklarını haklı göstermeye çalışırlar.

Kul hakkı onlar için bir engel değildir.

Başkasının emeğini sömürmek, insanları aldatmak, ticarette haksızlık yapmak ve güveni kötüye kullanmak kolayca meşrulaştırılır.

Yüzlerinde maske yoktur belki ama dillerinde maskeler vardır.

Gülümsemeleri güven kazanmak, dinî söylemleri ise insanları ikna etmek için kullanılır.

İşte asıl tehlike budur: Dini yaşamak yerine dini kullanmak!

Bunlar, Müslüman kimliğinin arkasına saklanan sahtekâr bir anlayışın temsilcileridir.

Şunu herkes iyi bilsin: Ne Mekke ne tekke insanın üzerindeki kul hakkını kendiliğinden temizler!

Yüz defa hacca gitmek, bir insanın hakkını yemişseniz sizi o haktan kurtarmaz.

Yüzlerce cemaatin, dergâhın veya dinî oluşumun peşinden gitmek de başkasının hakkını ortadan kaldırmaz.

Çünkü Allah’a karşı kulluk sorumluluğu kadar, insana karşı sorumluluk da vardır. İbadet edip insanları aldatmak, namaz kılıp ticarette haksızlık yapmak, dinî sohbetlere katılıp başkasının hakkını yemek büyük bir çelişkidir.

Avrupa’da Müslüman kimliğine en fazla zarar verenlerin arasında maalesef yine Müslüman olduğunu söyleyen insanlar bulunmaktadır. Ve müslumanlara sorduğumuzda da aynı cevapları karşılaşıyoruz İslama en cok zararı veren yine biz müslümanlarız diyor.

Samimi değiliz her konuda , çıkarlarımızı ön planda tuttuğumuz içindir diyor.

Bugün acı bir gerçekle karşı karşıyayız:

Müslüman Müslümana güvenmiyor.

Müslüman, Müslümandan alışveriş yaparken tereddüt ediyor.

Birbirine güvenmesi gereken insanlar, birbirinden zarar görmemek için tedbir almak zorunda kalıyor.

Peki, bunun sorumlusu kim?

50 YILDIR İSLAMİ ANLATTIK, AMA MÜSLÜMANCA YAŞAMAYI ÖĞRETEMEDİK!

Asıl sorgulanması gereken noktalardan biri de camilerimiz, cami cemaatlerimiz ve dinî kuruluşlarımızdır.

Bu güven kaybına, ahlaki çöküşe ve Müslümanlar arasındaki dayanışmanın zayıflamasına çözüm bulmaya çalışan kaç cami cemaati, kaç dinî kuruluş var?

Bu konuda ciddi bir çalışma yürüten, sorunu gündemine alan, insanları dürüstlüğe ve ticaret ahlakına yönlendiren kaç kurum var?

Maalesef ortada kayda değer bir çaba göremiyoruz.

Elli yıldır İslam’ın şartlarını anlattık.

Peki, İslam’ın ahlakıyla yaşayan nesiller yetiştirebildik mi?

İbadetleri anlattık, 

camiler inşa ettik,

cemaatler oluşturduk. 

Ancak Müslümanca yaşamanın insani yönünü yeterince ele alamadık.

Ticarette dürüstlüğü, kul hakkını, komşuluk hukukunu, emanete sadakati ve insanlara güven vermeyi eğitimin merkezine koyamadık.

Eksiklik tam da burada!

Üstelik bu eksikliği görmek ve kabul etmek yerine çoğu zaman her şey yolundaymış gibi davrandık. Herkes birbirini memnun etti, sorunlar görmezden gelindi. Her şey normalmiş gibi yaşandı. Oysa Müslümanlar arasındaki güven kaybı büyüdü, dinî değerler çıkar ilişkilerinin gölgesinde kaldı.

Bir başka ciddi sorun da liyakat meselesidir.

Toplumda ahlakıyla, bilgisiyle, dürüstlüğüyle örnek olabilecek insanların dinî kurumlarda yeterince söz sahibi olup olmadığı sorgulanmalıdır.

Düzgün, ilkeli ve çözüm üreten yöneticiler yok mu, yoksa var olanların önüne mi engel konuluyor?

İnsan ister istemez bu soruyu soruyor.

Çünkü aynı anlayışın, aynı yönetim biçiminin ve aynı alışkanlıkların devam etmesiyle farklı sonuçlar elde edemeyiz.

Camilerimiz dolu ama maneviyatımız boşalmış.

Cemaatlerimiz var ama toplumsal güvenimiz zayıflamış.

Dinî faaliyetlerimiz var ama Müslüman ahlakını günlük hayata taşıma konusunda ciddi bir başarısızlık yaşıyoruz.

Bu tabloyu değiştirmek için artık konuşmak değil, sorumluluk almak gerekiyor. Sorunları örtbas etmek değil, cesaretle yüzleşmek gerekiyor.

Bir toplumun Müslüman kimliği yalnızca camilerindeki cemaatin sayısıyla ölçülmez. O toplumun esnafına, tüccarına, komşusuna, çalışanına ve verdiği söze ne kadar güvenildiğiyle ölçülür.

Müslümanlığın en büyük göstergelerinden biri, insanın elinden ve dilinden başkasının emin olmasıdır.

Bu nedenle din adına konuşan herkes önce kendi hayatına bakmalıdır. Ticaretinde dürüst olmayanın, kul hakkını gözetmeyenin, insanları aldatanın dinî söylemlerinin kimseye faydası yoktur.

Unutmayalım: Hesap günü geldiğinde ne makam ne servet ne cemaat ne de kalabalıklar insanın hesabını başkası adına verecektir.

Kul hakkının hesabı ağırdır.

Bunun bilincinde yaşamak zorundayız.

Bu ağır tablonun değişmesi için önce kendimizden başlamalıyız.

Dini çıkarlarımıza göre eğip bükmekten vazgeçmeli, inandığımız değerleri hayatımıza hâkim kılmalıyız.

İndirilen dine tabi olan, bu zor zamanda Müslümanca kalmaya çalışan, hakkı gözeten, kul hakkından titizlikle kaçınan, ticaretinde dürüst davranan, helal rızık için alın teri döken bütün samimi ve ihlaslı Müslümanlara selam olsun.

 

Diğerlerine de Allah’tan hidayet diliyorum. Yanlışlarından dönmeyi, tövbe etmeyi ve kendilerini düzeltmeyi nasip etsin.

En azından kul hakkına onem vermelerini önemle uyarıyorum.

Çünkü mesele yalnızca Müslüman görünmek değil, Müslümanca yaşamaktır.

İslami ölçüler bizim için tek olmalıdır.

Vesselam.