Avrupa Avrupa Baharı Başladı:
HALK İSYANDA
Avrupa’da yıllardır refahın ve sosyal devlet anlayışının sembolü olarak gösterilen ülkeler bugün ciddi bir toplumsal huzursuzluk yaşıyor.
Fransa’dan Almanya’ya, İtalya’dan Belçika’ya kadar birçok ülkede ekonomik sıkıntılar halkı sokaklara taşıyor.
Dün gece isvicreyede sıçradı haberleri geldi halk gece sokaklara döküldü.
Polonya’daki siyasi darbe.
Arnavutluk taki ciddi kriz halkın direnişi..
Artık mesele yalnızca hayat pahalılığı değil; yönetenlere duyulan güvenin ve geleceğe ilişkin umudun da giderek zayıflamasıdır.
AVRUPA HALKI ARTIK GEÇİNEMİYOR!
Artan kiralar, faturalar, gıda fiyatları, ağır vergiler ve cezalar vatandaşın belini büküyor.
Yıllarca çalışmış, ülkesine katkıda bulunmuş emekliler bile huzurlu bir yaşam sürmek yerine geçim hesabı yapmak zorunda kalıyor.
Yaşlı insanları sosyal devletin emaneti olarak görmek yerine ekonomik yük gibi değerlendiren anlayış, toplumun vicdanını yaralıyor.
Ekonomik sıkıntılarla başlayan toplumsal öfke, bazı ülkelerde sokak olaylarına ve yağmalamalara dönüşüyor.
Fransa’da protestolar sırasında mağazaların ve işletmelerin zarar görmesi, esnafın kepenk kapatması ve çalışanların işlerini kaybetme riskiyle karşılaşması krizin başka bir boyutunu ortaya çıkarıyor.
Barışçıl protesto, halkın demokratik hakkıdır. Ancak yağma, kundaklama ve iş yerlerine zarar verilmesi, zaten geçim mücadelesi veren başka insanların da ekmeğine zarar veriyor.
Yatırımcı güvenini kaybediyor, esnaf geleceğini göremiyor, işveren yeni istihdam oluşturmaktan çekiniyor.
Böylece ekonomik kriz, kendi içinde yeni bir ekonomik yıkımı da beraberinde getiriyor.
Yönetenler şunu anlamalıdır: Halk yalnızca parasızlıktan değil, sesinin duyulmamasından da isyan ediyor.
PEKİ TÜRKİYE’DE DURUM FARKLI MI?
Türkiye’de de vatandaşın gündeminde geçim sıkıntısı, adalet ve siyasete duyulan güven var. Kamu kaynaklarının kullanımı, fonlar ve haksız kazanç iddiaları hakkında kamuoyunun cevap beklediği sorular bulunuyor.
Halk, fonlarda adı geçen isimlerin açıklanmasını, varsa usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasını ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesini istiyor.
Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun hiç kimse hukukun üzerinde değildir.
Kamuoyuna yansıyan, “Oğlumu alacak kişi anasının karnından doğmadı” şeklindeki sözler de ayrıca sorgulanmalıdır.
Bu ülkede hukuk karşısında kim, kime ve hangi gerekçeyle meydan okuyabilir?
Devletin itibarı, kişilerin gücüyle değil, kanunların herkese eşit uygulanmasıyla korunur.
SİYASETTEKİ AHLAK TARTIŞMALARI TOPLUMUN VİCDANINI YARALIYOR!
Türkiye’de siyasetin geldiği noktaya bakın! Vatandaş geçim derdiyle mücadele ederken siyaset dünyasında kamuoyuna yansıyan ağır iddialar toplumda tepkiye neden oluyor.
Mustafa Sarıgül hakkında eski korumasının ortaya attığı, üç yıl boyunca rızası dışında cinsel saldırıya maruz kaldığı yönündeki iddialar kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Sarıgül bu iddiaları reddediyor. Ama halk inanmiyor!!!
Elbette hukuki süreç tamamlanmalı ve gerçekler ortaya çıkarılmalıdır. Ancak bu kadar ağır iddiaların siyasetin gündemine oturması bile toplumun temsil makamlarından beklentilerini yeniden sorgulamasına neden oluyor.
Bir tarafta ailesini geçindirmek, çocuklarına gelecek hazırlamak için mücadele eden milyonlarca insan; diğer tarafta siyasetin gündemini meşgul eden bu tür ağır ahlaki ve hukuki tartışmalar…
Bir Müslüman toplumda ahlak, edep, aile değerleri ve insan onuru konusunda hassasiyet beklenir.
Lut kavminin kıssası da bu noktada toplumun ahlaki sorumluluklarını hatırlatan önemli bir uyarıdır.
Ancak hiçbir tartışma, rıza dışı davranış ve istismar iddialarının hukuk önünde araştırılması gereğini ortadan kaldırmaz.
Toplumun tepkisi, siyasetin ahlaki sorumluluktan uzaklaşmasına ve insan onurunun zedelenmesine yöneliktir. Millet, kendisini temsil eden insanlardan önce dürüstlük, ahlak ve güven bekliyor.
HALKIN ARADIĞI YENİ BİR SİYASİ ANLAYIŞTIR!
Anketlerde kararsız seçmenlerin yüksek oranlara ulaşması, siyasetin üzerinde düşünmesi gereken önemli bir işarettir. Vatandaş artık yalnızca vaat dinlemek istemiyor; dürüst, liyakatli, güvenilir ve hesap verebilir kadrolar görmek istiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güven duyan vatandaşların da önemli bir beklentisi var: Bu davaya ihanet eden, kamu hakkını çiğneyen veya makamını kişisel çıkarları için kullanan kim varsa gereğinin yapılması.
Bu talep, isim ve makam ayrımı yapılmadan hukukun işletilmesidir. Milletin hakkı, siyasi yakınlıklardan ve kişisel ilişkilerden üstün tutulmalıdır.
KUL HAKKI VE VİCDANIN VEBALİ!
Ben Müslümanım diyen bir yönetici, milletin alın terine ve kamu kaynaklarına karşı sorumluluğunu unutmamalıdır.
Bir vatandaşın hakkı yeniyorsa, kamu malı kişisel çıkarlar için kullanılıyorsa ve bunu önleme imkânı bulunan yöneticiler sessiz kalıyorsa bunun vebali ağırdır.
Çünkü kul hakkı yalnızca bir siyasi mesele değil, aynı zamanda inanç ve vicdan meselesidir. Makamlar geçicidir; ancak milletin hakkı ve alınan sorumluluğun hesabı kalıcıdır.
SONUÇ OLARAK…
Avrupa’da sokaklara taşan öfke, Türkiye’de yükselen adalet beklentisi ve farklı ülkelerde büyüyen toplumsal huzursuzluk aynı gerçeği gösteriyor: Halkın sesini zamanında duymayan yönetimler, sorunlar büyüdüğünde çok daha ağır bedellerle karşılaşabilir.
İnsanlar lüks istemiyor; emeğinin karşılığını, insanca yaşamayı, güvenli bir geleceği ve adaletin herkese eşit uygulanmasını istiyor.
Devlet yönetmek yalnızca makam sahibi olmak değildir. Milletin derdini dinlemek, hakkını korumak ve gerektiğinde kendi çevresinden de hesap sorabilmektir.
Bugün Avrupa’da da Türkiye’de de yönetenlerin önünde aynı soru duruyor:
HALKIN SESİNİ NE ZAMAN DUYACAKSINIZ?
Unutulmasın; halkın sabrı sonsuz değildir.
Güven kaybolduğunda onu yeniden kazanmak, kaybedilen bir seçimden çok daha zorda.