Avrupa’da yaşayan Müslüman toplumun artık kendisiyle yüzleşmesinin zamanı gelmedi mi? Yıllardır camilerimizde dinî eğitim veriyor, çocuklarımıza İslam’ı öğretiyor, sohbetlerimizde güzel ahlaktan söz ediyoruz.
Peki, öğrendiğimiz değerleri hayatımıza ne kadar yansıtıyoruz? İslam’ı anlatmakta mı başarılıyız, yoksa İslam’ın ahlakını yaşatmakta mı?
Elbette dinî eğitim vazgeçilmezdir. Ancak dürüstlük, adalet, merhamet ve güvenilirlik davranışlarımızda karşılık bulmuyorsa yalnızca bilgi sahibi olmak yeterli midir? Asıl mesele, İslam’ı bilmek kadar bildiğimiz İslam’ı yaşayabilmektir.
Yarım asırdır Avrupa’dayız: Nasıl bir Müslüman profili çizdik?
50 yılı aşkın süredir Avrupa’da yaşıyor, çalışıyor, ticaret yapıyor ve çocuklarımızı burada yetiştiriyoruz. Artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: İslam’ın güzelliklerini hayatımızla daha güçlü temsil edebilseydik, bugün daha fazla insan Müslümanlığı merak edip araştırmaz mıydı?
Elbette insanların inanç tercihleri pek çok etkene bağlıdır. Kimsenin inancı yalnızca başka insanların davranışlarıyla şekillenmez. Ancak güzel ahlakın insanları etkilediği de inkâr edilemez.
Peki, biz bazen kendi davranışlarımızla insanlara İslam’ı merak ettirmek yerine soru işaretleri oluşturmadık mı? Müslüman olduğumuzu söylemekle yetinip Müslümanca yaşamanın sorumluluğunu ihmal etmedik mi?
İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken konu budur. Çünkü insanlar çoğu zaman söylediklerimizden önce yaptıklarımıza, anlattıklarımızdan önce yaşantımıza bakar.
Osmanlı tarihinden hangi dersleri çıkarıyoruz?
Osmanlı, farklı dönemlerde ve coğrafyalarda çeşitli iskân politikaları uyguladı. Anadolu’dan ailelerin farklı bölgelere yerleştirilmesi de bu tarihî sürecin parçalarından biridir. Bu geçmişi değerlendirirken çıkaracağımız önemli derslerden biri şudur: Bir inancı temsil etmek, yalnızca sözle anlatmak değil, onu davranışlarla da göstermektir.
Bugün Avrupa’da insanlara baskı kurmaya değil; dürüstlüğümüzle, adaletimizle, merhametimizle ve güvenilirliğimizle örnek olmaya ihtiyacımız var. İnsanlar yaşantımızı gördüklerinde İslam’ı merak etmeli, onu kendi iradeleriyle araştırabilmelidir.
Unutmayalım ki en güçlü davet, güzel ahlakla yaşanan bir hayattır.
Müslüman Müslümana güvenmiyorsa nerede yanlış yapıyoruz?
Avrupa’da zaman zaman ticarette, alışverişte veya ortaklık kurarken bir Müslümanla çalışmak yerine Fransız ya da Alman bir kişiyle çalışmayı tercih eden, bunun kendilerine daha fazla güven verdiğini düşünen insanlarla karşılaşabiliyoruz. Bir Türk başka bir Türk’e, bir Arap başka bir Arap’a güvenmekte zorlanabiliyor.
Elbette bu durum herkesi kapsamaz. Dürüstlük ya da dürüst olmamak milliyetle, dille veya kimlikle ölçülemez. Her toplumda güvenilir insanlar olduğu gibi güveni kötüye kullananlar da bulunabilir. Ancak kendi toplumumuzda böyle bir güvensizlik algısı varsa bunun nedenlerini sorgulamak zorundayız.
Aynı kıbleye yönelen insanlar birbirlerinin hakkını koruyamıyorsa kardeşlik anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Ticarette kusur gizlemek, verilen sözü tutmamak, borcu ödememek ve insanların iyi niyetini istismar etmek hangi ahlak anlayışıyla bağdaşır?
Başkasından dürüstlük bekleyip kendimiz dürüst davranmıyorsak önce kendimizi eleştirmeliyiz. Müslümanlık iddiası, başkalarının güvenini kötüye kullanmayı değil, daha fazla sorumluluk üstlenmeyi gerektirir.
Çünkü güven, sözle istenmez; davranışlarla kazanılır.
Çocuklarımıza dini öğretmek yetmez, yaşayarak örnek olmalıyız
Çocuğuna dürüstlüğü anlatan bir baba ticarette haksızlık yapıyorsa, adaleti savunan bir insan kendi çıkarı söz konusu olduğunda haksızlığa sessiz kalıyorsa verdiği nasihat ne kadar etkili olabilir?
Gençlerimiz bizden yalnızca söz değil, örnek bir hayat bekliyor. Çocuklar, büyüklerinin söylediklerinden çok yaptıklarını dikkate alıyor. Evde başka, iş hayatında başka davranan bir insanın verdiği ahlak eğitimi ne kadar kalıcı olabilir?
Bu nedenle aileler, camiler ve din görevlileri dinî bilgiyi güzel ahlakla birleştirmelidir. Çocuklarımıza yalnızca neyin doğru olduğunu anlatmakla kalmamalı, doğrunun nasıl yaşanacağını da göstermeliyiz.
Çünkü yeni nesillere bırakacağımız en değerli miras, anlattığımız doğrular kadar yaşattığımız değerlerdir.
Başkalarını suçlamadan önce kendimizi sorgulayalım!
Avrupa’da karşılaştığımız bütün sorunları dış etkenlere bağlamak kolaydır. Ancak asıl mesele, kendi eksiklerimizi görebilmek ve bunları düzeltmek için çaba göstermektir.
Kendimize şu soruları soralım:
İnsanlara güven veriyor muyuz? Verdiğimiz sözleri tutuyor, ticaretimizde adaleti gözetiyor muyuz? Haksızlık bizim lehimize olduğunda da hakkı savunabiliyor muyuz? Komşumuzun, arkadaşımızın veya iş ortağımızın hakkını kendi hakkımız kadar önemsiyor muyuz?
Bu sorulara samimiyetle cevap vermeden başkalarını eleştirmek, bizi gerçek çözümden uzaklaştırır.
Avrupa’da daha fazla camiye, daha güçlü bir dinî eğitime ve dayanışmaya elbette ihtiyacımız var. Ancak bunlarla birlikte güvenilir, dürüst, adaletli ve ahlakıyla örnek olan insanlara da ihtiyacımız var.
İbadetlerimizle ahlakımız, sözlerimizle davranışlarımız, inancımızla günlük hayatımız arasında güçlü bir bağ kurmalıyız. Zira güzel ahlak, yalnızca anlatılacak bir konu değil, hayatın her alanında yaşatılması gereken bir sorumluluktur.
Sonuç: İslam’ı anlattığımız kadar yaşayabildik mi?
50 yılı aşkın süredir Avrupa’dayız. Artık kendimize açıkça şu soruyu sormalıyız: İslam’ı anlattığımız kadar yaşayabildik mi?
İnsanlar bizimle iş yaparken güven duyuyor, komşuluk ilişkilerimizde adaletimizi görüyor, zor zamanlarında merhametimize şahit oluyor ve davranışlarımızdan güzel ahlakı öğreniyorsa doğru bir temsil ortaya koyuyoruz demektir.
Aksi durumda, yalnızca sözlerimizi çoğaltmakla yetinemeyiz. Önce kendi davranışlarımızı gözden geçirmeli, eksiklerimizi kabul etmeli ve değişime kendimizden başlamalıyız.
Bu yazı, Avrupa’da yaşayan bütün Müslümanları aynı kefeye koymak için değil, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir meseleyi gündeme getirmek için kaleme alınmıştır. Çünkü samimi bir özeleştiri, insanı ve toplumu daha iyiye taşımanın ilk adımıdır.
Unutmayalım: İslam’ı anlatmak önemlidir; ancak onu yaşamak da en az anlatmak kadar büyük bir sorumluluktur. İnancımızı güzel ahlakımızla temsil edebildiğimiz ölçüde çevremize güven verir, çocuklarımıza örnek olur ve gelecek nesillere daha güçlü bir miras bırakırız.
Çünkü mesele yalnızca Müslüman olmak değil, Müslümanca yaşayabilmektir.