LE PEN İKTİDARA YÜRÜYOR! FRANSA KENDİ GELECEĞİNİ TEHLİKEYE ATIYOR!

Fransa’da yaşananlar, yalnızca sokaklarda yükselen öfkeden, ekonomik sıkıntılardan ya da siyasi tartışmalardan ibaret değil. Ülkenin geleceğini şekillendirecek yeni bir siyasi dönem kapıda. Aşırı sağ güç kazanırken göçmenler üzerinden yürütülen siyaset, toplumdaki korkuyu ve kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor. Bu tablonun en dikkat çekici siyasi aktörlerinden biri ise Marine Le Pen.

Peki, Le Pen’in yükselişi Fransa’yı nereye götürüyor? Göçmenleri hedef alan politikalar, ülkenin yıllardır biriktirdiği ekonomik ve toplumsal sorunları çözebilir mi? Yoksa Fransa, çözüm ararken kendi geleceğini daha büyük bir çıkmaza mı sürüklüyor?

Bence Fransız halkının bugün kendisine sorması gereken en önemli sorular bunlar.

SANDIKTAKİ ÖFKE, ÜLKENİN GELECEĞİNİ BELİRLİYOR!

Marine Le Pen, yıllardır Fransız siyasetinde etkisini artıran isimlerin başında geliyor. Önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ona karşı duyulan endişe, ikinci turda Emmanuel Macron’a verilen desteğin önemli nedenlerinden biriydi. Ancak zaman geçtikçe mevcut yönetime duyulan tepki, ekonomik kaygılar ve güvenlik tartışmaları siyasi dengeleri yeniden şekillendiriyor.

Fransa’da toplumun farklı kesimlerinde biriken öfke, aşırı sağın söylemlerine daha fazla alan açıyor.

Ancak unutulmamalıdır ki bir siyasetçiye seçim kazandıran vaatlerle bir ülkeyi yönetmek aynı şey değildir. Seçim meydanlarında verilen sözler, iktidara gelindiğinde ekonominin, çalışma hayatının, sosyal güvenliğin ve kamu hizmetlerinin gerçekleriyle karşılaşır.

İşte asıl sınav o zaman başlar.

GÖÇMENLERİ GÖNDERMEKLE FRANSA KURTULUR MU?

Le Pen’in siyasi çizgisinde göçü sınırlandırmak, yabancılara yönelik uygulamaları sertleştirmek ve sınır dışı işlemlerini artırmak önemli bir yer tutuyor. Peki, bu politikaların ekonomik ve toplumsal sonuçları yeterince hesaplanıyor mu?

Fransa’nın sokaklarına, şantiyelerine, fabrikalarına, restoranlarına, tarım alanlarına, temizlik sektörüne ve taşımacılık faaliyetlerine bir bakın.

Türkler, Afrikalılar, Araplar ve diğer göçmen kökenli insanlar, Fransa’nın çalışma hayatında ve üretiminde önemli bir yer tutuyor. Sabahın erken saatlerinde işinin başına geçen, inşaatlarda çalışan, fabrikalarda ter döken, depolarda yük taşıyan, tarlalarda emek veren ve şehirlerin günlük işleyişine katkıda bulunan binlerce insan var.

Bu insanlar yalnızca kendi ailelerinin geçimini sağlamıyor. Aynı zamanda üretime katılıyor, vergi ödüyor, hizmet sektöründe çalışıyor ve ülkenin ekonomik hayatına katkı sunuyor.

Elbette Fransa’nın ekonomik gücünü yalnızca göçmen emeğiyle açıklamak doğru olmaz. Ancak göçmen kökenli çalışanların katkısını yok saymak da ekonomik gerçeklerle bağdaşmaz.

Şimdi açıkça soruyorum:

Bu insanları göndereceksiniz de onların yaptığı işleri kim üstlenecek?

İnşaatlarda çalışacak insanları nereden bulacaksınız? Tarımda, lojistikte, temizlik sektöründe ve ağır fiziksel emek gerektiren işlerde oluşacak boşlukları nasıl dolduracaksınız? İş gücünün azalmasının üretime, hizmetlere ve işletmelerin maliyetlerine etkisini nasıl karşılayacaksınız?

İşçiyi gönderip üretimin aynı seviyede kalmasını bekleyemezsiniz. Çalışan sayısını azaltırken ekonomik çarkların hiçbir şey olmamış gibi dönmesini sağlayamazsınız.

Fransa’nın yaşlanan nüfusu, emeklilik sistemi ve iş gücü ihtiyacı da bu tartışmanın önemli başlıkları arasında. Bu nedenle göç politikaları belirlenirken yalnızca siyasi söylemlere değil, ülkenin uzun vadeli ekonomik ihtiyaçlarına da bakılmalıdır.

IRKÇILIKLA OY TOPLAMANIN BEDELİ AĞIRDIR!

Bir ülkede ekonomik sorunların, işsizliğin, güvenlik kaygılarının ve toplumsal huzursuzluğun bütün sorumluluğunu yabancılara yüklemek kolaydır. Ancak kolay olanın doğru olduğu söylenemez.

Müslümanları, göçmenleri ve yabancı kökenli insanları topluca hedef göstermek, toplumdaki sorunları çözmek yerine daha da büyütebilir.

Elbette her devletin göç politikası belirleme, sınırlarını kontrol etme ve yasalarını uygulama hakkı vardır. Kurallara uymayanlar, suç işleyenler ve hukuki yükümlülüklerini yerine getirmeyenler, kişisel durumları ve ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Ancak suç işleyen bir kişinin sorumluluğunu bütün bir topluma yüklemek adalet değildir. Bir insanı yalnızca adı, kökeni veya inancı nedeniyle şüpheli görmek de hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.

Fransa’da yaşayan göçmen kökenli ailelerin önemli bir bölümü yıllardır bu ülkede hayat kuruyor. Çocukları burada doğuyor, okullarda eğitim görüyor, iş hayatına katılıyor ve geleceklerini bu ülkeye göre şekillendiriyor.

Bu insanların çocuklarının okulda, iş yerinde veya sokakta ayrımcılığa uğrama korkusuyla yaşaması, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir toplumsal meseledir.

Bir ülkede insanlar kökenleri nedeniyle kendilerini güvensiz hissediyorsa orada yalnızca göç tartışması değil, adalet ve toplumsal birlik sorunu da vardır.

AVRUPA ESKİ AVRUPA DEĞİL!

Fransa’da aşırı sağın güçlenmesi, yalnızca bu ülkenin sınırları içinde değerlendirilebilecek bir gelişme değil. Avrupa’nın farklı ülkelerinde yükselen göç karşıtı söylemler, kıtanın siyasi geleceğine ilişkin tartışmaları da etkiliyor.

Avrupa yıllarca hukuk, özgürlük, refah ve güvenliğin adresi olarak anlatıldı. İnsan hakları, demokrasi ve eşitlik, Avrupa’nın dünyaya sunduğu temel değerler arasında gösterildi.

Bugün ise ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, toplumsal kutuplaşma ve kimlik tartışmaları bu değerlere duyulan güveni zorluyor.

İnsanlar artık yalnızca ay sonunu nasıl getireceklerini düşünmüyor. Çocuklarının nasıl bir ülkede büyüyeceğini, yarın hangi siyasi kararlarla karşılaşacaklarını ve toplumdaki ayrışmanın nereye varacağını da sorguluyor.

Avrupa’nın huzuru kendiliğinden kaybolmadı. Ekonomik sorunların derinleştiği, insanların birbirine rakip ve hatta düşman gibi gösterildiği bir ortamda toplumsal güvenin zarar görmesi kaçınılmazdır.

Birlikte yaşama kültürü zayıfladığında yalnızca göçmenler değil, toplumun tamamı kaybeder.

İKTİDAR OLMAK, HER SORUNU ÇÖZMEK DEĞİLDİR!

Marine Le Pen’in siyasi yükselişi, Fransa’nın önündeki önemli gerçeklerden birini ortaya koyuyor: Toplumdaki mevcut rahatsızlıklar, geleneksel siyasi aktörlere duyulan güvenin azalmasıyla birlikte aşırı sağa yeni fırsatlar sunuyor.

Ancak iktidara gelmek, ülkenin bütün sorunlarını çözmek anlamına gelmez.

Göçmenleri hedef almak kolaydır. Asıl mesele ekonomiyi ayakta tutmak, iş gücünü korumak, kamu hizmetlerini sürdürmek, güvenliği sağlamak ve adaleti herkese eşit uygulamaktır.

Fransa, yıllardır bu ülkede çalışan, üreten ve hayat kuran insanları siyasi hesapların hedefi hâline getirmemelidir. Göç politikaları hukuk çerçevesinde uygulanmalı; insanların hakları, emeği ve ülkeye katkıları göz ardı edilmemelidir.

Aksi takdirde seçim kazanmak amacıyla atılan adımların ekonomik ve toplumsal bedelini yalnızca göçmenler değil, Fransız halkının tamamı ödeyebilir.

Çünkü ekonominin kuralları, seçim meydanlarında atılan sloganlarla değişmez.

AVRUPA’NIN ADI VAR, TADI KALMADI!

Yıllarca Avrupa’da yaşayan, çalışan ve aile kuran insanların anlattıklarını dinlediğimizde ortak bir kaygı öne çıkıyor: Eski huzurun, güvenin ve geleceğe duyulan umudun giderek zayıfladığı düşüncesi.

Elbette Avrupa’nın bütün ülkelerini aynı kefeye koymak doğru değildir. Her ülkenin siyasi, ekonomik ve toplumsal şartları farklıdır. Ancak Fransa’da yükselen aşırı sağın, Avrupa’nın geleceğine ilişkin tartışmaların merkezinde yer aldığı da açıktır.

Avrupa’nın yeniden güçlenmesi için insanları kökenlerine göre ayıran, toplumdaki öfkeyi siyasi kazanca dönüştüren bir anlayıştan daha fazlasına ihtiyaç var.

Ekonomik sorunlara gerçekçi çözümler üreten, güvenliği sağlarken temel hakları koruyan, çalışan insanların emeğine değer veren ve toplumun bütün kesimlerini hukuk önünde eşit kabul eden bir yönetim anlayışı gerekiyor.

Fransa bugün bir yol ayrımında.

Verilecek siyasi kararlar yalnızca göçmenlerin değil, Fransız halkının tamamının geleceğini belirleyecek. Aşırı sağın yükselişi sandıkta bir başarıya dönüşebilir; ancak bu başarının ülkeye gerçek bir refah, huzur ve istikrar getirip getirmeyeceğini zaman gösterecek.

Benim kanaatim açık: Bir ülkenin büyüklüğü, kaç kişiyi sınır dışı ettiğinden çok, kendi vatandaşlarıyla birlikte o ülkede yaşayan insanların haklarını ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür.

Unutulmamalıdır ki bir ülkenin gücü, kimi gönderdiğinde değil; adaletini, ekonomisini ve toplumsal huzurunu koruyabildiğinde ortaya çıkar.