FRANSA’DA POLİS EYLEMLERİ DURDURMAK MI İSTİYOR, YOKSA ŞİDDETİ Mİ BÜYÜTÜYOR?

Öğrencilerin eğitim sorunlarını dile getirmek için başlattığı eylemler nasıl oldu da şiddet, gözaltılar ve toplumsal gerilimle anılır hâle geldi? Fransa’nın önündeki asıl sınav, kamu düzenini sağlarken vatandaşın güvenini de koruyabilmek.

Fransa son günlerde öğrenci eylemleri, polis müdahaleleri ve sokaklarda yaşanan gerilimlerle yeniden gündemde. Başlangıçta eğitim sistemindeki sorunlara dikkat çekmek amacıyla ortaya çıkan tepkilerin, zamanla daha geniş bir toplumsal tartışmaya dönüşmesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir mesele.

İddialara göre 13-15 yaşlarındaki öğrenciler; öğretmen eksikliği, uzun eğitim saatleri, okul koşulları ve eğitim sistemindeki aksaklıklara dikkat çekmek için sosyal medya üzerinden seslerini duyurmaya çalışıyordu.

Yani başlangıçta mesele, gençlerin eğitim hayatında karşılaştıkları sorunları dile getirme çabasıydı. Ancak süreç içerisinde polis müdahaleleri, şiddet görüntüleri ve kamu düzenini bozan olaylar tartışmanın merkezine yerleşti.

Peki, ne oldu da eğitim sorunlarıyla başlayan tepkiler bu kadar büyüdü?

İşte asıl sorgulamamız gereken soru burada başlıyor.

SERT MÜDAHALE, ÖFKEYİ DAHA DA BÜYÜTÜR MÜ?

Öğrencilerin eylemlerine yönelik polis müdahaleleri ve bu müdahalelere ilişkin görüntülerin sosyal medyada yayılması, toplumdaki tepkilerin büyümesine neden olabiliyor.

Öğrencilerin ardından ailelerin, öğretmenlerin ve toplumun farklı kesimlerinin de tartışmaya dâhil olması, meselenin yalnızca okul şartlarıyla sınırlı kalmadığını gösteriyor.

Ancak toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelerek konuşması gereken bir ortamda, güvenlik güçleriyle yaşanan gerilimin daha da büyümesi, çözümü zorlaştırıyor.

Bugün tartışılması gereken yalnızca sokaklarda yaşanan olaylar değil; bu olayların neden büyüdüğü ve nasıl önlenebileceğidir.

Burada açıkça sormak gerekiyor:

Polis eylemleri sona erdirmeye mi çalışıyor, yoksa uygulanan yöntemler toplumdaki öfkenin daha da büyümesine mi yol açıyor?

Elbette polis görevini yapacak. Kamu düzeni korunacak. Polise taş atan, araç yakan, okullara ve kamu mallarına zarar veren kişilere hukuk çerçevesinde müdahale edilecek. Şiddeti ve kamu malına zarar verilmesini savunmak mümkün değildir.

Ancak devletin gücü yalnızca müdahale edebilmesiyle ölçülmez. Devletin gerçek gücü, gerektiğinde vatandaşını dinleyebilmesi, sorunları anlayabilmesi ve adaleti sağlayabilmesiyle de ölçülür.

Özellikle karşınızda 13-15 yaşlarındaki çocuklar varsa, ilk yapılması gereken onları birer düşman gibi görmek değil, taleplerini anlamaya çalışmaktır.

Çünkü eğitim koşullarından şikâyet eden bir öğrenciyle kamu malına zarar veren bir kişinin davranışını aynı kefeye koymak doğru değildir.

Bu ayrımı yapabilmek, hem hukukun hem de sağduyunun gereğidir.

POLİSİN VATANDAŞA YAKLAŞIMI DA SORGULANMALI

Fransa’da uzun zamandır polis uygulamalarına, güvenlik güçlerinin müdahale biçimlerine ve bazı toplumsal kesimlerin ayrımcılık iddialarına ilişkin tartışmalar yaşanıyor.

Elbette bütün polisleri aynı kefeye koymak doğru değildir. Görevini özveriyle yapan, vatandaşların güvenliği için çalışan çok sayıda polis memuru vardır.

Ancak bazı vatandaşlar kendilerini küçümsenmiş, hor görülmüş veya kimlikleri, görünümleri ya da yaşadıkları bölgeler nedeniyle daha fazla baskı altında hissettiklerini dile getiriyorsa, devletin bu şikâyetleri ciddiyetle değerlendirmesi gerekir.

Çünkü polis üniforması, vatandaşa karşı üstünlük kurmanın aracı değildir.

Polis, devletin gücünü temsil eder. Bu nedenle kullandığı dil, sergilediği tutum ve müdahale biçimi büyük önem taşır.

Bir vatandaşın karşısındaki polisi gördüğünde, “Acaba bana nasıl davranacak?” diye endişe duyması, kamu otoritesi ile toplum arasındaki güven ilişkisi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Sert bir müdahale bazen olayın kendisini sona erdirebilir. Ancak aynı müdahale, toplumda birikmiş öfkeyi de büyütebilir.

Bu nedenle Fransa’nın yalnızca güvenlik tedbirlerine değil, güvenlik güçlerinin vatandaşlarla kurduğu ilişkiye de dikkat etmesi gerekiyor.

Devletin gücü, vatandaşını korkutabilmesinde değil; ona güven verebilmesindedir.

ÖĞRENCİLERLE ŞİDDETE BAŞVURANLAR BİRBİRİNDEN AYRILMALI

Olayların geldiği noktada üzerinde durulması gereken bir başka konu da eylemlere kimlerin katıldığıdır.

Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, öğrencilerle ilgisi olmadığı düşünülen, yüzlerini kapatan ve şiddet olaylarına karışan kişilere ilişkin iddialar da gündeme geliyor. Ancak bu görüntülerin tek başına bütün olayların arka planını açıklamaya yetmeyeceği unutulmamalıdır.

Bu nedenle yapılması gereken, iddiaları peşinen doğru kabul etmek ya da görmezden gelmek değil, somut deliller üzerinden araştırmaktır.

Kim barışçıl şekilde hakkını arıyor? Kim kamu düzenini bozuyor? Kim şiddete başvuruyor?

Bu soruların cevapları, kişilerin eylemleri ve hukuka uygun biçimde elde edilen deliller üzerinden ortaya konulmalıdır.

Bir öğrenci öğretmen eksikliğini protesto edebilir. Eğitim koşullarının iyileştirilmesini isteyebilir. Bunlar demokratik toplumlarda dikkate alınması gereken taleplerdir.

Ancak bir kişinin polise taş atması, araç yakması veya kamu malına zarar vermesi farklı bir konudur.

Devlet, şiddete başvuranlarla barışçıl protestocuları birbirinden ayırmalıdır. Aksi takdirde şiddet olaylarına karışmayan öğrenciler de haksız yere zan altında kalabilir.

Unutulmamalıdır ki adalet, yalnızca suç işleyenlerin cezalandırılması değil, suç işlemeyenlerin haklarının da korunmasıdır.

FRANSA’YA BAŞKA BİR MESAJ MI VERİLMEK İSTENİYOR?

Burada bir başka soru daha gündeme geliyor:

Acaba bazı kişi veya gruplar, öğrencilerin eğitim sorunları nedeniyle başlattığı eylemleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya mı çalışıyor?

Başlangıçta belirli talepler etrafında şekillenen bir protestonun zamanla şiddet olaylarıyla anılması, elbette araştırılması gereken bir durumdur. Ancak olayların büyümesinden hareketle, bunların arkasında mutlaka organize bir yapı bulunduğunu söylemek de doğru değildir.

Böyle bir iddianın ortaya konulabilmesi için somut delillere ihtiyaç vardır.

Fransız makamlarının yapması gereken; olayların başlangıcını, gelişimini, şiddet olaylarına karışan kişileri ve varsa organizasyon bağlantılarını tarafsız biçimde incelemektir.

Kim başlattı? Kim şiddete dönüştürdü? Olayların büyümesinden kim fayda sağlıyor? Gerçekten organize bir yapı var mı?

Bu soruların cevapları araştırılmalıdır.

Ancak araştırma yapılırken öğrencilerin tamamını şüpheli ilan etmek veya barışçıl protesto hakkını ortadan kaldırmak kabul edilemez.

Çünkü öğrencilerin eğitim talepleri başka, şiddet eylemleri başkadır.

Fransa’nın ihtiyacı, bu iki durumu birbirine karıştırmadan gerçeği ortaya çıkarabilecek bir devlet yaklaşımıdır.

Ne öğrencilerin haklı talepleri gölgede bırakılmalı ne de şiddete başvuranların bu taleplerin arkasına saklanmasına izin verilmelidir.

BİNLERCE GÖZALTI NE ANLATIYOR?

Olaylara ilişkin gözaltı ve tutuklama sayıları konusunda kamuoyuna yansıyan rakamların dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor. Gözaltı ile tutuklamanın farklı hukuki işlemler olduğu da unutulmamalıdır.

Eğer gerçekten binlerce kişi hakkında işlem yapılıyor ve çok sayıda okulda eğitim aksıyorsa, bu durum krizin boyutunun ve toplumsal etkilerinin ciddi biçimde ele alınmasını gerektirir.

Bir ülkede öğrenciler okula gidemiyorsa, öğretmenler derslerini yapamıyorsa, aileler çocuklarının güvenliği konusunda endişe duyuyorsa artık herkesin durup düşünmesi gerekir.

Çünkü böyle bir süreçte kazanan yoktur.

Öğrenci kaybeder. Öğretmen kaybeder. Aileler kaybeder. Güvenlik güçleri ile vatandaşlar arasındaki güven zedelenir.

En önemlisi, toplumun geleceğini ilgilendiren eğitim meselesi, sokaklardaki çatışmaların gölgesinde kalır.

Bu nedenle olayların büyüklüğü yalnızca gözaltı sayılarıyla değil, eğitime, toplumsal barışa ve kamu güvenine verdiği zararla da değerlendirilmelidir.

FRANSA BU KRİZİ NASIL AŞABİLİR?

Bence ilk yapılması gereken, tansiyonu düşürmektir.

Hükümet bir yandan kamu düzenini sağlarken diğer yandan öğrencilerin, ailelerin, öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin taleplerini dinlemelidir.

Eğitim sisteminde gerçekten sorunlar varsa bunlar açıkça ortaya konulmalı ve çözüm yolları aranmalıdır.

Aynı zamanda şiddete başvuranlara da hukuk çerçevesinde gerekli müdahale yapılmalıdır.

Çünkü demokratik protesto hakkı başka, şiddet başka bir şeydir. Devletin görevi, bu iki durumu birbirine karıştırmadan hareket etmektir.

Sadece güvenlik tedbirleriyle toplumsal sorunların tamamını çözmek mümkün değildir. İnsanların neden öfkelendiğini anlamadan, bu öfkenin hangi sorunlardan beslendiğini araştırmadan kalıcı bir çözüm üretilemez.

Devlet, gerektiğinde kararlı olmalı; ancak kararlılığını ölçülülükten ve adaletten ayırmamalıdır.

Özellikle çocukların söz konusu olduğu durumlarda iletişim, sabır ve ikna yöntemlerine öncelik verilmelidir.

Çünkü çocukların geleceğini ilgilendiren sorunlar, yalnızca güvenlik tedbirleriyle değil, eğitim politikalarının gözden geçirilmesiyle de çözülebilir.

FRANSA’DA YAŞAYAN TÜRK AİLELERE DE UYARI

Fransa’da yaşayan Türk vatandaşlarımızın da bu süreçte dikkatli olması gerekiyor.

Anne ve babalar olarak çocuklarımızı, eylemlerin ve çatışmaların yaşandığı bölgelerden uzak durmaları konusunda uyarmalıyız.

Çocuklarımız eylemlere katılmasalar bile kendilerini bir anda tehlikeli bir ortamın içinde bulabilirler. Atılan bir taş, kullanılan bir gaz bombası veya aniden başlayan bir polis müdahalesi, olaylarla hiçbir ilgisi olmayan insanları da etkileyebilir.

Çocuklarımıza demokratik haklarını ve düşüncelerini özgürce ifade etmenin önemini anlatırken, şiddetten uzak durmanın ve kendi güvenliklerini korumanın gerekliliğini de öğretmeliyiz.

Hak aramak demokratik bir haktır. Ancak bu hakkı kullanırken hem kendi güvenliğimizi hem de başkalarının haklarını gözetmek zorundayız.

Ailelerin görevi çocuklarını korkutmak değil, bilinçlendirmek ve tehlikeler karşısında dikkatli olmalarını sağlamaktır.

DEVLET VATANDAŞINA GÜVEN VERMELİ

Fransa’da yaşanan gelişmeler, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Polis elbette kamu düzenini sağlayacak. Şiddete başvuranlar elbette hukuk karşısında hesap verecek. Ancak devlet, vatandaşına karşı güçlü olduğunu göstermekle yetinmemeli; vatandaşının yanında olduğunu da hissettirmelidir.

Öğrenciler de seslerini duyurmanın yolunun yakıp yıkmak olmadığını bilmelidir.

Okul yakarak eğitim sistemi düzelmez. Araç yakarak öğretmen sayısı artmaz. Polisle çatışarak çocuklarımızın geleceği kurulmaz.

Fakat öğrencilerin sorunlarını görmezden gelmek, ailelerin kaygılarını küçümsemek ve her eleştiriyi bir güvenlik meselesi olarak değerlendirmek de çözüm değildir.

Fransa’nın ihtiyacı daha fazla öfke değil, daha fazla sağduyudur. Daha fazla çatışma değil, daha fazla diyalogdur.

Eğer bu olayları fırsata çevirerek toplumsal huzursuzluğu büyütmek isteyen kişi veya gruplar varsa, bunlar somut delillerle ortaya çıkarılmalı ve hukuk çerçevesinde işlem yapılmalıdır.

Ancak bunu yaparken bütün öğrenciler, aileler ve toplumun farklı kesimleri karşıya alınmamalıdır.

Çünkü devlet ile vatandaş arasındaki güven bir kez zedelendiğinde, bu güveni yeniden oluşturmak çok daha zor olur.

Unutmayalım: Bir devletin gerçek gücü, sokakları susturabilmesinden önce sorunları çözebilmesinde; vatandaşını korkutmasından önce ona güven verebilmesinde saklıdır.

Fransa bugün yalnızca bir güvenlik sorunuyla değil, aynı zamanda toplumsal güveni koruma sınavıyla da karşı karşıyadır.

Bu sınavın başarıyla geçilmesi için gereken şey açıktır: Hukuk, adalet, ölçülü müdahale, samimi diyalog ve sağduyu.

Çünkü geleceği kurtarmanın yolu, çocuklarla çatışmaktan değil, onların geleceğine kulak vermekten geçer.